Gezi parkı eylemlerinde bir fotoğraf karesi vardı. Yanılmıyorsam Ankara’dan çekilmiş bir kareydi. Aynı fotoğrafta üç farklı ve ‘bir araya gelmez’ sembol yan yana resmedilmişti. Biri bozkurt işareti, öteki devrimci yumruğu ve sonuncusu ise tüm dünyada zafer işareti diye bilinen ancak son otuz yılda Kürt hareketinin daha sık kullanmasından kaynaklı, adı Kürt sembolüne çıkmış olan, zafer işareti. Bir tane daha var: Taksim’de polisin TOMA’sından çıkan sudan ve atılan gazdan kaçmak için el ele tutuşup birbirine destek olan iki kişi, birinde BDP bayrağı, diğerinde de Türk bayrağı vardı. El ele tutuşmuş, beraber kaçmaya çalışıyorlardı. Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Lakin buradan çıkartılacak anlam üzerine biraz beyin fırtınası yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Bana soracak olursanız ne BDP cesur ve anlamlı bir adım atıp eylemliklere destek oldu, ne de ülkücüler. Ankara’daki gözlemim beni yanıltmıyorsa, bizim yanımızda duran ülkücüler provokatörlükten başka bir şey yapmadılar. Çöp konteynırlarını yakıp öne doğru fırlattılar, bir kişinin ayağı kırılıyordu. Meşrutiyet caddesinde devrilen EGO otobüsüne eylemciler yazı yazarken onlar aracı tutuşturmaya kalktılar. Ziya Gökalp’te köşede bulunan bir binayı yakmaya çalıştılar. Eski SSK İşhanı, şimdiki Çankaya Belediye binası sağ çaprazındaki köprü altında bulunan kuyumcu ve kıyafet dükkanının kepenklerini parçalayıp yağmalamaya kalkıştılar. Atatürk Bulvarıyla Meşrutiyet Caddesinin kesişimindeki barikatın en önüne, arkada kırdıkları taşları getirdiler ve geri kaçtılar. Yine Meşrutiyet’te bulunan iki polis barikatından birisi Güvenpark’a giden köprünün ayağında, diğeri de refüjdeki çalılığın çıplak olduğu ve eylemci barikatının tam karşısında yer alan Milli Eğitim Bakanlığı önünde. Tahmin edebileceğiniz gibi ikinci polis barikatından yapılacak herhangi bir saldırıya karşı korunaksız olan bu barikata kimse saldırmıyordu. Çünkü açık hedef olmak istemiyordu kimse. Ancak köprü altındaki polis barikatıyla kıran kırana bir çatışma vardı. Sonra birileri çıplak olan polis barikatına, yani bizim barikatımızın tam karşısındakine, birkaç tane taş atıp kaçtı. Sonrası tabii tahmin edebileceğiniz gibi gerçekleşti. Oranın dağıtılması on dakika sürdü. Bilin bakalım bunu yapan kimdi? Tabii ki ülkücüler.
Gelelim madalyonun öbür ucuna. Ya BDPli kardeşlerimize ne demeli? Sen çık, ırkçıların, faşistlerin eyleminde bizim işimiz yoktur de. Ertesi gün senin milletvekilin gelsin dozer önüne yatsın, yaralansın. Sonra söylemlerini yumuşatarak, aynı kafada devam ettir. Mahallelerdeki yürüyüşlerde ‘merkezi kararımız var, bayrak açmıyoruz’ de. Sonra aradan 16 gün geçsin. AKP müzakere sürecinden Gezi eylemlerini bitirmek için caymaya ve eylemleri parçalamak için onu malzeme olarak kullanmaya başlasın. Sonra biz de eylemlere katılıyoruz de. Hadi anladık, kafanız geç çalıştı da kaçırmış olduğunuz Türkiyelileşme fırsatını bir yerden yakalamaya çalıştınız, a be sevgili kardeşlerim, mahalle arasındaki eyleme neden molotofla katılıyorsunuz? Neden durduk yere mahalle arasındaki eylemleri baltalamaya dönük provokatif iş yapıyorsunuz? Arkadaş, Tuzluçayır’da 16 gündür eylem devam ediyor. Öyle böyle bir içerik ve yön kazanmış eylemler. Bir tane polis yok ortalarda. Sen çıkıyorsun, hop yola molotof kokteyli atıyorsun. Ne sanıyorsunuz devrimcileri siz? Hadi onu da geçtim. Önceki eylemlere hiç katılmayan, katıldığında da bayraksız, flamasız katılan siz sevgili kardeşlerim, ne oldu da 15 Haziran akşamında yüz kişiyle, yüzler puşili, ellerde bayraklar ve Çiçek İş Merkezi’nden sarkıtılan bir de posterle gövde gösterisi yapmaya kalkıyorsunuz? Orada yaşanan olaylarda biz devrimciler elbet sizi koruyacak ve olayları yatıştırıp, eylemi olması gereken içeriğe yerleştireceğiz. Amma ve lakin sizin de artık aklınızı başınıza toplamanız gerekmektedir. Ya da siz bilirsiniz, sizi eleştirenler devrimci değildi zaten değil mi. Dinlemeyin bizi. Ama gidip AKP’den koskoca bir aferin alın. Bravo, bir tane de benden gelsin. Yeni yolunuz hayırlı ve uğurlu olsun.
Gördüğünüz gibi, ilk cümleye dönersek, o resim sadece bir aldatmacadır, o kadar. Her iki tarafı da ele aldık. Ancak tabanda farklı tepkiler ve etkileşimler mutlaka oldu, olacak da. Mesela anlaşılabilir duygusal gerekçelerle kendini sağcı olarak tanımlayıp eyleme katılan da tonca adam vardı. Bu ikisini, hatta üçünü, bir araya getiren şey yaşantıların ortaklığıydı. Örneğin yaşam tarzına müdahaleydi. Örneğin alkol yasağıydı. Örneğin üç çocuk meselesiydi. Sayarak arttırılabilecek ve sayısız defa sol tarafından sahiplenilmiş, hatta kimi kesimlerince değişik eylemliklere de girişilmiş konulardan dolayı, halk sokağa çıkmıştır. Yani sırf bu gerekçeleri bile sıraladığınız zaman, ortaya ciddi bir sol tandans çıkıyor. Çünkü laiklik solun temel ilkelerinden biridir. Özgürlük keza öyle. Eşitlik ya da işsizlik problemine karşı mücadele. Gericilikle mücadele ise bizim için vazgeçilmezlerdendir. Adeta kimliğimizdir. Bu sebeptendir ki ‘sağcısı-solcusu yan yana çatıştı, isyan bir halk hareketidir, kimse kendine yontmaya kalkmasın’ gibi söylemler, hatta ‘bu bir sivil direniştir, bayraksız ve flamasız eylem istiyoruz, örgütler aramızdan ayrılsın’ gibi vecizeler aslında tam olarak eylemleri baltalamaya dönüktür. Provokatiftir. Örgütsüzlüğü kutsamak, eylemlerdeki sol tandansı reddetmek, illa sağcı söylemleriyle soslamak tam anlamıyla baltacılıktır. Unutmayalım ki tüm bunların yanına bir de barikatlarda en önce savaşanların, yol açanların, en büyük hasarı alanların devrimciler, hatta ‘marjinal örgütler’ olduğunu da gördük. Ethem Sarısülük de bir ‘marjinal’di, Abdullah Cömert de, Mehmet Ayvalıtaş da.
Aslında fotoğraf çok net. AKP eylemleri sönümlendirmek için kurnazca bir oyuna başvurdu. Tabii her zaman yanında yer alan satılmış sahte solu kullanarak, eylemlerin içeriğini örgütsüzleşmeye yöneltmek için çabaladı. Tutmadı. Çünkü eylemciler kimlerin nerede olduğunu ve ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bu oyun da tutmayınca bu sefer AKP yeni bir yol izledi. Aralarından kurban olarak seçtiği bir iki örgüt(Bunlar polis tiyatrosunun yaşandığı gün SDP ve dün yapılan operasyonlarda da ESP idi) üzerinden ‘marjinalleri ve teröristleri’ temizleme söylemini devreye soktu. Bir yandan da dış mihraklar değerlendirmesini sürekli gündemde tuttu. Bu dört-beş başlı çıbanı saldı çayıra. Artık komik olmaya başladı.
Şimdi ise gündemdeki esas konu şu oldu: sağcıyı-solcuyu-Kürtçüyü bir araya getiren şey dış mihraktır. Arkadaş bir yürür gider misin! Ne kadar komik hallerdir bunlar ey koca Tayyeap. Yılların dış mihrak destekli hükümeti bu tür saçmalamalarla olaylarda dış mihrak parmağı aramaya başladı. Savunuları da hayli ilginç. Ben sanırım çözdüm bu adamları. Evet, Tayyip siyaset tarzı olarak sürekli bir düşman, bir hedef gösterip mazluma yatmayı tercih etti. Amenna, bu sayede iktidar oldu zaten. De, sanki suyunu çıkartmamak gerek. Sonra o kıllara tutunanları tufana uğratmış olmayın.
Bu kadar köşeye sıkışan bir adam, en azından korkmaya başlamış demektir. Elindeki kadro belli, yapabileceklerinin sınırı belli. AKP’ye oy veren tabanı gördük. Hülooooğ’lar, g.t kılları ortalıkta cirit atıyor. Ha tabii ki güldüm, hatta o kadar güldüm ki bence Cem Yılmaz’ın stand-uplarıyla AKP mitingleri yer değiştirsin.
Üzüm üzüme baka baka kararır nihayetinde. Karşılarında böyle bir başbakan görüyorlar, böyle bir seçmen oluyorlar. Tersi de geçerli. Tayyip karşısında böyle bir kitleyi görüyor, belden aşağı vuruyor. Sonuçta ne oluyor, başbakanı başbakan olduğu için, başbakanıyla gurur duyan küçük başbakanlar türüyor tüm başbakanlıklarda
Sonra diyorlar ki vay efendim eylemciler bizimle dalga geçiyor, orantısız zeka uyguluyor. E sen de azıcık sıyrıl şu komplocu kafadan. Azıcık sıyrıl şu kibirli halden. Azıcık anlayışlı ol eylemcilere karşı. Aslında böyle iyi oluyor Tayyip biliyor musun? Sayende hiç yapamayacağımız bir şeyi gerçekleştirmiş, halka büyük bir cesaret aşılamış ve ömrüm boyunca yapamayacağım propagandayı yapmış oldum. Teşekkürler Tayyip. Çünkü eylemliklerden dolayı ilk defa Kürt meselesini an be an takip etmek zorunda kalmadım, gerek de duymuyorum. İlk defa Alevilere dönük propaganda yapmaktan çıktım, çünkü tüm eylemcilerin öyle bir ağırlığı yok. Sana ne kadar kızsam da, ne kadar düşmanım da olsan, arada sırada yaptığın iyiliklere dönük bir aferin çekmek isterim Tayyeap. Kusura bakma ben liboşlar gibi ‘abi lütfen yavaş vur, marjinaller arkada’ gibi yavşamaya geçip senden bu tür isteklerde bulunamayacağım. Son söz yerine geçsin bu da, onun yerine sana bir çift sözüm var: ‘Biber gazı bizde kafa yapıyor, sık Tayyip!’
Bana soracak olursanız ne BDP cesur ve anlamlı bir adım atıp eylemliklere destek oldu, ne de ülkücüler. Ankara’daki gözlemim beni yanıltmıyorsa, bizim yanımızda duran ülkücüler provokatörlükten başka bir şey yapmadılar. Çöp konteynırlarını yakıp öne doğru fırlattılar, bir kişinin ayağı kırılıyordu. Meşrutiyet caddesinde devrilen EGO otobüsüne eylemciler yazı yazarken onlar aracı tutuşturmaya kalktılar. Ziya Gökalp’te köşede bulunan bir binayı yakmaya çalıştılar. Eski SSK İşhanı, şimdiki Çankaya Belediye binası sağ çaprazındaki köprü altında bulunan kuyumcu ve kıyafet dükkanının kepenklerini parçalayıp yağmalamaya kalkıştılar. Atatürk Bulvarıyla Meşrutiyet Caddesinin kesişimindeki barikatın en önüne, arkada kırdıkları taşları getirdiler ve geri kaçtılar. Yine Meşrutiyet’te bulunan iki polis barikatından birisi Güvenpark’a giden köprünün ayağında, diğeri de refüjdeki çalılığın çıplak olduğu ve eylemci barikatının tam karşısında yer alan Milli Eğitim Bakanlığı önünde. Tahmin edebileceğiniz gibi ikinci polis barikatından yapılacak herhangi bir saldırıya karşı korunaksız olan bu barikata kimse saldırmıyordu. Çünkü açık hedef olmak istemiyordu kimse. Ancak köprü altındaki polis barikatıyla kıran kırana bir çatışma vardı. Sonra birileri çıplak olan polis barikatına, yani bizim barikatımızın tam karşısındakine, birkaç tane taş atıp kaçtı. Sonrası tabii tahmin edebileceğiniz gibi gerçekleşti. Oranın dağıtılması on dakika sürdü. Bilin bakalım bunu yapan kimdi? Tabii ki ülkücüler.
Gelelim madalyonun öbür ucuna. Ya BDPli kardeşlerimize ne demeli? Sen çık, ırkçıların, faşistlerin eyleminde bizim işimiz yoktur de. Ertesi gün senin milletvekilin gelsin dozer önüne yatsın, yaralansın. Sonra söylemlerini yumuşatarak, aynı kafada devam ettir. Mahallelerdeki yürüyüşlerde ‘merkezi kararımız var, bayrak açmıyoruz’ de. Sonra aradan 16 gün geçsin. AKP müzakere sürecinden Gezi eylemlerini bitirmek için caymaya ve eylemleri parçalamak için onu malzeme olarak kullanmaya başlasın. Sonra biz de eylemlere katılıyoruz de. Hadi anladık, kafanız geç çalıştı da kaçırmış olduğunuz Türkiyelileşme fırsatını bir yerden yakalamaya çalıştınız, a be sevgili kardeşlerim, mahalle arasındaki eyleme neden molotofla katılıyorsunuz? Neden durduk yere mahalle arasındaki eylemleri baltalamaya dönük provokatif iş yapıyorsunuz? Arkadaş, Tuzluçayır’da 16 gündür eylem devam ediyor. Öyle böyle bir içerik ve yön kazanmış eylemler. Bir tane polis yok ortalarda. Sen çıkıyorsun, hop yola molotof kokteyli atıyorsun. Ne sanıyorsunuz devrimcileri siz? Hadi onu da geçtim. Önceki eylemlere hiç katılmayan, katıldığında da bayraksız, flamasız katılan siz sevgili kardeşlerim, ne oldu da 15 Haziran akşamında yüz kişiyle, yüzler puşili, ellerde bayraklar ve Çiçek İş Merkezi’nden sarkıtılan bir de posterle gövde gösterisi yapmaya kalkıyorsunuz? Orada yaşanan olaylarda biz devrimciler elbet sizi koruyacak ve olayları yatıştırıp, eylemi olması gereken içeriğe yerleştireceğiz. Amma ve lakin sizin de artık aklınızı başınıza toplamanız gerekmektedir. Ya da siz bilirsiniz, sizi eleştirenler devrimci değildi zaten değil mi. Dinlemeyin bizi. Ama gidip AKP’den koskoca bir aferin alın. Bravo, bir tane de benden gelsin. Yeni yolunuz hayırlı ve uğurlu olsun.
Gördüğünüz gibi, ilk cümleye dönersek, o resim sadece bir aldatmacadır, o kadar. Her iki tarafı da ele aldık. Ancak tabanda farklı tepkiler ve etkileşimler mutlaka oldu, olacak da. Mesela anlaşılabilir duygusal gerekçelerle kendini sağcı olarak tanımlayıp eyleme katılan da tonca adam vardı. Bu ikisini, hatta üçünü, bir araya getiren şey yaşantıların ortaklığıydı. Örneğin yaşam tarzına müdahaleydi. Örneğin alkol yasağıydı. Örneğin üç çocuk meselesiydi. Sayarak arttırılabilecek ve sayısız defa sol tarafından sahiplenilmiş, hatta kimi kesimlerince değişik eylemliklere de girişilmiş konulardan dolayı, halk sokağa çıkmıştır. Yani sırf bu gerekçeleri bile sıraladığınız zaman, ortaya ciddi bir sol tandans çıkıyor. Çünkü laiklik solun temel ilkelerinden biridir. Özgürlük keza öyle. Eşitlik ya da işsizlik problemine karşı mücadele. Gericilikle mücadele ise bizim için vazgeçilmezlerdendir. Adeta kimliğimizdir. Bu sebeptendir ki ‘sağcısı-solcusu yan yana çatıştı, isyan bir halk hareketidir, kimse kendine yontmaya kalkmasın’ gibi söylemler, hatta ‘bu bir sivil direniştir, bayraksız ve flamasız eylem istiyoruz, örgütler aramızdan ayrılsın’ gibi vecizeler aslında tam olarak eylemleri baltalamaya dönüktür. Provokatiftir. Örgütsüzlüğü kutsamak, eylemlerdeki sol tandansı reddetmek, illa sağcı söylemleriyle soslamak tam anlamıyla baltacılıktır. Unutmayalım ki tüm bunların yanına bir de barikatlarda en önce savaşanların, yol açanların, en büyük hasarı alanların devrimciler, hatta ‘marjinal örgütler’ olduğunu da gördük. Ethem Sarısülük de bir ‘marjinal’di, Abdullah Cömert de, Mehmet Ayvalıtaş da.
Aslında fotoğraf çok net. AKP eylemleri sönümlendirmek için kurnazca bir oyuna başvurdu. Tabii her zaman yanında yer alan satılmış sahte solu kullanarak, eylemlerin içeriğini örgütsüzleşmeye yöneltmek için çabaladı. Tutmadı. Çünkü eylemciler kimlerin nerede olduğunu ve ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bu oyun da tutmayınca bu sefer AKP yeni bir yol izledi. Aralarından kurban olarak seçtiği bir iki örgüt(Bunlar polis tiyatrosunun yaşandığı gün SDP ve dün yapılan operasyonlarda da ESP idi) üzerinden ‘marjinalleri ve teröristleri’ temizleme söylemini devreye soktu. Bir yandan da dış mihraklar değerlendirmesini sürekli gündemde tuttu. Bu dört-beş başlı çıbanı saldı çayıra. Artık komik olmaya başladı.
Şimdi ise gündemdeki esas konu şu oldu: sağcıyı-solcuyu-Kürtçüyü bir araya getiren şey dış mihraktır. Arkadaş bir yürür gider misin! Ne kadar komik hallerdir bunlar ey koca Tayyeap. Yılların dış mihrak destekli hükümeti bu tür saçmalamalarla olaylarda dış mihrak parmağı aramaya başladı. Savunuları da hayli ilginç. Ben sanırım çözdüm bu adamları. Evet, Tayyip siyaset tarzı olarak sürekli bir düşman, bir hedef gösterip mazluma yatmayı tercih etti. Amenna, bu sayede iktidar oldu zaten. De, sanki suyunu çıkartmamak gerek. Sonra o kıllara tutunanları tufana uğratmış olmayın.
Bu kadar köşeye sıkışan bir adam, en azından korkmaya başlamış demektir. Elindeki kadro belli, yapabileceklerinin sınırı belli. AKP’ye oy veren tabanı gördük. Hülooooğ’lar, g.t kılları ortalıkta cirit atıyor. Ha tabii ki güldüm, hatta o kadar güldüm ki bence Cem Yılmaz’ın stand-uplarıyla AKP mitingleri yer değiştirsin.
Üzüm üzüme baka baka kararır nihayetinde. Karşılarında böyle bir başbakan görüyorlar, böyle bir seçmen oluyorlar. Tersi de geçerli. Tayyip karşısında böyle bir kitleyi görüyor, belden aşağı vuruyor. Sonuçta ne oluyor, başbakanı başbakan olduğu için, başbakanıyla gurur duyan küçük başbakanlar türüyor tüm başbakanlıklarda
Sonra diyorlar ki vay efendim eylemciler bizimle dalga geçiyor, orantısız zeka uyguluyor. E sen de azıcık sıyrıl şu komplocu kafadan. Azıcık sıyrıl şu kibirli halden. Azıcık anlayışlı ol eylemcilere karşı. Aslında böyle iyi oluyor Tayyip biliyor musun? Sayende hiç yapamayacağımız bir şeyi gerçekleştirmiş, halka büyük bir cesaret aşılamış ve ömrüm boyunca yapamayacağım propagandayı yapmış oldum. Teşekkürler Tayyip. Çünkü eylemliklerden dolayı ilk defa Kürt meselesini an be an takip etmek zorunda kalmadım, gerek de duymuyorum. İlk defa Alevilere dönük propaganda yapmaktan çıktım, çünkü tüm eylemcilerin öyle bir ağırlığı yok. Sana ne kadar kızsam da, ne kadar düşmanım da olsan, arada sırada yaptığın iyiliklere dönük bir aferin çekmek isterim Tayyeap. Kusura bakma ben liboşlar gibi ‘abi lütfen yavaş vur, marjinaller arkada’ gibi yavşamaya geçip senden bu tür isteklerde bulunamayacağım. Son söz yerine geçsin bu da, onun yerine sana bir çift sözüm var: ‘Biber gazı bizde kafa yapıyor, sık Tayyip!’
Yorumlar
Yorum Gönder